-->


Şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2021 Perşembe

Garibim

  • Garibim

  •                                  Erken gelir işi sonra görülür
                                     Memur fırça atar, bir de darılır
                                     Rüşvet diye cüzdanına sarılır 
                                     Ne eylesin içi boştur garibim.
    
                                      Aşı yavan, zorlar zorlar yutamaz
                                      Malı olsa değeriyle satamaz
                                      Ekmek atlı kendi yaya tutamaz
                                      Beyhudedir, durma koştur garibim.
    
                                      Karanlığa düştüğünde nur arar 
                                      Güvenip de yar diyecek yar arar
                                      Sığınacak liman arar, yer arar
                                      Bilemez ki dünya boştur, garibim.
    
                                      Düşünürsün, hukuk nerde, hak nerde
                                      Ararsın da bulamazsın, yok nerde
                                      Hak diyerek haykıranlar bak nerde
                                      Düzen kahpe, devir puşttur garibim.
    
                                      Of çekmekle dert iner mi yarıya
                                      Kimse neden dönüp bakmaz geriye
                                      Bir bakarsın ömür vurmuş kıyıya 
                                      İnsan bilmez hayat düştür garibim.
    
                                      Doğru isen hep yanlışa zorlarlar
                                      Garip isen hep yererler, horlarlar
                                       Ezmek için etrafında turlarlar
                                       Ne yapsan da işin yaştır garibim.
    
                                       Bizim için gayrı fasıl kalmadı 
                                       Gelenek kalmadı, usul kalmadı
                                       Nesil mi bozuldu, asıl kalmadı
                                       Baş ayaktır ayak baştır garibim.
    
                                      Tek çarendir sabır et ve dayan 
                                       Gizli saklı bir gün olacak ayan
                                       Ben sana yanayım sen de bana yan
                                       Figani’yse sana eştir garibim.
    
  • Hayrettin Önder

siz degeli takipcilerimiz için yıllardır acizane duygularımı aşklarımı hüzünlerimi paylaştım sizinle birlikte olmaktan çok mutluyum..

15 Mayıs 2020 Cuma

BİR GÜZEL

BİR GÜZEL
Alıştık hep bedavaya
Biri yağ döksün tavaya
Bütün eller havaya
Avrupa’ya gidiyoruz

Pantol yırtık ceket mitil
Bizde hep böyledir sitil
Memiş emmi sende katıl
Avrupa’ya gidiyoruz

Ne olacak bilmem sonu
Sen bilenden sor onu
Olmaz öyle çıkar donu
Avrupa’ya gidiyoruz

İlmi feni kapacağız
Belki yoldan sapacağız
Biz e ucak yapacagız
Avrupa’ya gidiyoruz

Kim yitirmiş kim bulacak
Halkımız zengin olacak
Açılacak baldır bacak
Avrupa ya gidiyoruz

Eskileri kaldır rafa
Değişecek beyin kafa
Hans olacak Mustafa
Avrupa ya gidiyoruz

Ne merkep kalacak, ne katır
Ne hal sorulacak, ne hatır
Cips yersiniz kıtır kıtır
Avrupa ya gidiyoruz

Masal sanma gireceğiz
Nice taviz vereceğiz
On ikiden vuracağız
Avrupa ya gidiyoruz

Yobaz olma gevşe biraz
Ben bilirim edersin naz
Bu yaz olmazsa öbür yaz
Avrupa ya gidiyoruz

Oğul avrat kız uşak
Edirne’den öte aşak
Vatikan’da buluşak
Avrupa’ya gidiyoruz

Figani der budur durum
Bağdaş kurup yap oturum
Bu işin sonu uçurum
Avrupa ya gidiyoruz
         FİGANİ (Hayrettin ÖNDER)
biz sipse katrosu olarak siz degerli takipcilerimize Twitter,facebook,ve blogsayfasından hizmetlerimizi en kaliteli şekilde yapmaya çalışıyoruz 

15 Temmuz 2018 Pazar

HAMD OLSUN

HAMD OLSUN

Bedenimi beninden ayıran
Zamanı geldiğinde dünyaya gönderen
İyi kötü her şeyi öğreten
Yüce Mevla’ya Hamd olsun

Karnımızı doyuran
Nici nice nimetler sunan
Helaliyle Haramı öğreten
Yüce Mevla’ya Hamd olsun

Zaman zaman darda bırakan
Tevekkül ile murada erdiren
Sonra yüzümüzü güldüren
Yüce Mevla’ya Hamd olsun

Şükretmeyi bize Helal kılan
Haramdan daima uzak tutan
Zengin fakir ayrımı yapmayan 
Yüce Mevla’ya Hamd olsun

Vakit geldiğinde bizleri çağıran
İyi kötü demeyip yanına alan
Kadir oğlan yoluna canını versin
Onu yaratan Mevla’ya Hamd olsun
        KADİR ARDIÇ


12/10/2010

15 Ağustos 2017 Salı

Kuş Misali



  • Kuş Misali

  •                              
           
  •                                Bir kuş misali uçup durma
  •                          Daldan dala konup durma
  •                          Sana söyleyecek sözüm var
  •                          Sakın beni unutma

  •                         Çok gezme yorulursun
  •                         Yere düşer çırpınırsın
  •                         Öte beri derken yıpranırsın
  •                         Sakın beni unutma

  •                          Diyar diyar uzaklara git
  •                          Kalbimi yanına alda git
  •                          Ardıç oğlan seni çok sever
  •                          Sakın onu unut
  •                               Kadir Ardıç  21.04.2012

10 Temmuz 2016 Pazar

Hasret Kaldım

  • Hasret Kaldım

  •                    
                                    Gurbete çıktım hasret kaldım
                          İki satır mektup yolladım
                          Belki eline değere eğer
                          Sevdam sana hasret kaldım

                 Takvimlerden tek tek yırtarım
                 Günleri haftaları sayarım
                 Zamanın nasıl geçtiğine şaşarım
                 Gülüm sana hasret kaldım
                           Anam,Babam hasret çeker
                           Sılamın hasreti bağrımı deler
                           Bırak zalim gurbet sevdiğime varam
                           Aşkım sana hasret kaldım

                 Vakit geliyor günler geçmiyor
                 Saat dakika zaman bitmiyor
                 Yolum uzak gurbet çekilmiyor
                 Sevdam sana hasret kaldım

                           Sonunda taş bastım yüreğime
                           Sılamı kaybettim gurbet elinde
                           Varamam artık o sılanın yatağına
                           Bırak sılam bırak ayrı kalak
  • Kadir ARDİÇ

25 Nisan 2016 Pazartesi

Gel Gör Beni Neyleyim

  • Gel Gör Beni Neyleyim

  • Dört duvar arasındayım
    Dört metreden gök yüzünü görüyorum
    Gece karanlık içim içim üşüyorum
    Gel gör beni neyleyim

    Gelip halimi soranım yok
    Gelip derdimi dinleyen kimsem yok
    Hava soğuk yorgan veren yok
    Gel gör beni neyleyim

    Hapishanedir çekilmez yerin
    Kim bilir kimleri yersin
    Suçluya suçsuza kapını açarsın
    Gel gör beni neyleyim

    Gün hafta yıl sayarım
    Bir bir hepsini kovalarım
    Sonu bitmeyen bir viranedeyim
    Gel gör beni neyleyim

    Yemek olmaz aç yatarım
    Kendi derdimi kendim çekerim
    Kadir’di adım kaderime küserim
    Gel gör beni neyleyim

  • Kadir Ardıç

  • Göksun

25 Mart 2016 Cuma

Olur musun? .

                  
  • Olur musun....

  •                      

    yorgun gülüşlerime uzatılan el
    ak saçlarıma saklanan umut
    düşlerime uçurulan bir kelebek
    olur musun? ...

    bakışlarıma düşen sisli gecemin yıldızı
    yüreğimin alazlarında kıvranan kısrak
    açılan gönül yaralarımı diken terzim
    olur musun? ...

    gönül tuvalimdeki nakış nakış heyecan
    bedenimi saran kirlenmemiş iklim
    tevekkül harmanında olgunlaşan ruhum
    olur musun? ...

    sis kokulu şehrime doğan güneş
    haksızlığıma inat ufukları yırtan çığlık
    adalet terazimdeki ömer’ im
    olur musun? ..

    ilhamımda saklambaç oynayan duygum
    hatalarımı gösteren kamçılı bir sızı
    bıçak sırtı, keskin gecelerde sığınağım
    olur musun? ...

    şiirlerimde haykırdığım sevdam
    ömrümün kıtlık zamanında bolluğum
    suyu çekilen nehirlerimin çağlayanı
    olur musun? ...

    olur musun? gül yüzlü yâr
    kınalı kekliğim, cefakârım, elif’im
    ellerin âb-ı hayat, gülüşün yâr, sesin yâr
    şehriyar kalıntısı ömrümün ışığı
    olur musun? .. yâr! .. 
                      hasretim sanadır desem ki gel sipse m oldesem yarim sipse m olurmusun

15 Ekim 2015 Perşembe

Aşkım

  •                      Aşkım

  •                        Adını yıldızlara yazmak istiyorum
              Onlar gibi erişilmesin diye
                      Adını dağlara yazmak istiyorum
                          Şöyle bir baktığımda göreyim diye

                      Adını güneşe yazmak istiyorum
                     Dünyaya aşkımızı tanıtsın diye
                        Adını yıldızlara yazmak istiyorum
                           Karanlıkta herkesi aydınlatsın diye

                      Adını kalbime yazmak istiyorum
        Seni unutmayayım diye
           Kadir seni sevdiğini diyor
        Sende onu sevesin diye
                                                                                      20/05/2007
  • Kadir Ardıç

  • Göksun

28 Mart 2014 Cuma

Nazar Et Gafil

   
  • Nazar Et Gafil

  • 
                      Gecenin sabaha erdiği anda
                      Nazar et gafil, bir hikmet düşün
                      O tatlı uykundan bir an uyan da
                      Nazar et gafil, bir hikmet düşün.
    
                      Bir tohum gül olur, açar ve solar 
                      Ömür bir mühlettir bakarsın dolar
                      Bir damla değil mi kabaran sular
                      Nazar et gafil, bir hikmet düşün.
    
                      Bir bitki hayattır, öbürü zehir
                      Her şeyin bir vakti var, olmaz ki tehir
                      Başlanan her işin varışı ahir
                      Nazar et gafil, bir hikmet düşün.
    
                      Ecel geldiğinde diren ve korun
                      Mümkün mü aklından yok ise zorun
                      Akıllı kim ise gidin de sorun
                      Nazar et gafil, bir hikmet düşün.
    
  • Hayrettin önder-figani

  • Göksun


8 Şubat 2014 Cumartesi

NECİP FAZIL KISAKÜREK 'in HAYATI ve ŞİİRLERİ

1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu.
                 NECİP FAZIL KISAKÜREK 'in HAYATI
 
     Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi... 

      İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

      Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. 

      Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.

      Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. 

      Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.


      Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

      1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

      Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti.
    
 
  Necip Fazıl Kısakürek'in Şirrleri

     ALLAH DİYENE

Her şey, her şey şu tek müjdede;

Yoktur ölüm, Allah diyene!

Canım kurban, başı secdede,

İki büklüm, Allah diyene!

Akıl, kırık kanadı hiçin;

Derdi gücü 'nasıl' ve 'niçin'...

Bağlı, perçin üstüne perçin,

Benim gönlüm Allah diyene...


---AYNALAR YOLUMU KESTİ

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvî mahkeme!

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.

Kutsî emaneti yedim, bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vâde;

Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, günah, hasad yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:

Gözyaşı döksem, Nuh Tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan;

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

 
----BAHÇEDEKİ İHTİYAR

Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış 

Nurlu ihtiyarın yanaklarında. 

Yapraktan saçını yerlere yaymış, 

Sonbahar ağlıyor ayaklarında. 


Süzüyor ufukta bir kızıl yeri, 

İçi karanlıkla dolu gözleri; 

Alnında akşamın ince kederi, 

Sessizliğin sırrı, dudaklarında. 


Yanan bir kağıtta küçük bir satır 

Yazı gibi akşam onu karatır; 

Artık o, silinen bir hâtıradır, 

Bu ıssız bahçenin uzaklarında...

Necip Fazıl

----ÇIRPINIR

Dinle, kulağını ver de mezara!

Ölüler evlâtan yana çırpınır.

Nesiller arası korkunç manzara;

Domuz yavrulayan ana çırpınır.

Kalbten kazıdılar iman sırrını;

Her günün bugünden beter yarını.

Acı rüzgârlara vermiş bağrını

Türk Bayrağı yana yana çırpınır.

Necip Fazıl

 
----ÇOCUK

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;

Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

 

Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;

Karıncaya göz atsa "niçin, nasıl?" ve hayret...

 
Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;

Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.

 
Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"

Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

 
Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!

Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

 
İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;

Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...

Necip Fazıl
 

-----MUHASEBE

Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri! 
Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri! 
Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâlide! 
Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide. 
Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası! 
Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası? 
Evet, kafam çatlıyor, gûya ulvî hastalık; 
Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık. 
Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem; 
Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem. 
Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden! Tos! ! ! 
Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos! 
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle; 
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle... 
Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç! 
Genç adam, al silâhı; iman tılsımlı kılınç! 
İşte bütün meselem, her meselenin başı, 
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı! 
Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden, 
Daha keskin eliyle, başını ensesinden, 
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına; 
Yerleştirse başını, iki diz kapağına; 
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi? 
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi? 
Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen, 
İçimde homurtular, inanma diye gülen... 
İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe! 
Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe? 
Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem! 
Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem, 
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları, 
Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları. 
Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim; 
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim! 
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş! 
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş... 
Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım! 
Mukaddes emanetin dönmez dâvacısıyım! 
Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana; 
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana. 
Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde? 
Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde! 
Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak! 
Bir saman kağıdından, bütün iş kopya almak; 
Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal. 
Mavalları bastırdı devrim isimli masal. 
Yeni çirkine mahkûm, eskisi güzellerin; 
Allah kuluna hâkim, kulları heykellerin! 
Buluştururlar bizi, elbet bir gün hesapta; 
Lafını çok dinledik, şimdi iş inkılâpta! 
Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni! 
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni! 
Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak! 
Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak? 
1947 
  
Necip Fazıl Kısakürek
 

------SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.


Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.


Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir

Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

 
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

 

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

 

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

 
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

 
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dâva büyük!..

 
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

 
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

 
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;

Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!

 
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

 
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

 
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

 
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 
Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 
İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

 
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

 

Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

 
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

 
Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

 
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

 
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

 
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

 

 
----ŞARKIMIZ

Kırılır da birgün bütün dişliler, 
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim. 
Gökten bir el yaşlı gözleri siler. 
Şenlenir evimiz barkımız bizim. 

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze. 
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze. 
Sapan taşlarının yanında füze, 
Başka alemlerle farkımız bizim. 

Kurtulur dil,tarih,ahlâk ve iman. 
Görürler nasılmış neymiş kahraman. 
Yer ve gök su vermem dediği zaman, 
Her tarlayı sular arkımız bizim. 

Gideriz nur yolu izde gideriz. 
Taş bağırda, sular dizde, gideriz. 
Birgün akşam olur, biz de gideriz. 
Kalır dudaklarda şarkımız bizim. 
  
Necip Fazıl Kısakürek
 
 
----ANNEME MEKTUP

Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,

Her gün biraz daha süzülmekteyim.

Her gece, içinde mermer döşeli,

Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.


Böylece bir lâhza kaldığım zaman,

Geceyi koynuma aldığım zaman,

Gözlerim kapanıp daldığım zaman,

Yeniden yollara düzülmekteyim.

 
Son günüm yaklaştı görünesiye,

Kalmadı bir adım yol ileriye;

Yüzünü görmeden ölürsem diye,

Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.

 
 
----AYRILIK VAKTİ 

Akşamı getiren sesleri dinle 
Dinle de gönlümü alıver gitsin 
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle 
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin 

Güneşle köye in, beni bırak da 
Küçüle, küçüle kaybol ırakta 
Şu yolu dönerken arkana bak da 
Köşede bir lahza kalıver gitsin 

Ümidim yılların seline düştü 
Saçının en titrek teline düştü 
Kuru yaprak gibi eline düştü 
İstersen rüzgara salıver gitsin

 NECİP FAZIL KISAKÜREK
 
---BEKLENEN 

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek
 
-----ÇİLE

Gâiblerde bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikâmet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya! 

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selâm, selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateş de, cımbız da yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehir kıymık gibi, beynimde.

Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;

Atlas sedirinde mâverâ dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İçiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni âhenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Öteler, öteler, gâyemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...



-----KALDIRIMLAR I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; 

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. 

Yolumun karanlığa saplanan noktasında, 

Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. 


Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık. 

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. 

İn-cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık. 

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. 


İçimde damla damla bir korku birikiyor, 

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler, 

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor. 

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. 


Kaldırımlar, çilekeş insanların annesi, 

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. 

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi, 

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir insandır. 

 
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta. 

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! 

Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta, 

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! 


Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin, 

İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler... 

Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin. 

Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler. 


Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim! 

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları. 

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim. 

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. 

 
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya, 

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. 

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya. 

Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi.
 
-----ÖLÜM ODASI

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş; 
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş. 
Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi 
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi… 
Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü; 
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü. 
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi; 
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi. 
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana; 
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana. 
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var; 
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar. 
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an; 
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan. 
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm; 
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm 
  
Necip Fazıl Kısakürek
 

----SU

Su I
Bir hamam ki, arınma gayesinden şaheser;

Arınmışların yeri, Cennette nurlu Kevser.

Su II
Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;

Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce.

Su III
İnsanlar habersizken yolların verâsından,

Gökle toprak arası su şaşmaz mecrâsından.

Su IV
Su kesiksiz hareket, zikir, ahenk, şırıltı;
Akmayan kokar diye esrarlı bir mırıltı.
Su V
Kâh susar, kâh çırpınır, kâh ürperir, kâh çağlar;
Su, eşyayı kemiren küfe ve pasa ağlar...

Su VI
Su bir şekil üstü ruh, kalıplarda gizlenen;
Yerde kire battı mı, bulutta temizlenen...

Su VII
Bu dünya insanlığa manevî hamam olsa;
Her rengiyle insanlık tek renkte tamam olsa...

Su VIII
Su duadır, yakarış, ayna, berraklık, saffet;
Onu madeni gökte altınlar gibi sarfet!
                 Necip Fazıl

 
  ---ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP

Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam,boynunda yafta...

Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.

Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı,asıldı
Kaydını düştüler,mühür basıldı.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?

Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.

Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat

Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan

Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!

Peykeler,duvara mihli peykeler
Duvarda,başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...

Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

Ses demir,su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir...

Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah'a açık

Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
İplik ki incecik,örer boşluğu

Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir

Necip Fazıl Kısakürek
 

 

10 Ocak 2014 Cuma

Sevdam

  • Sevdam

  •                        Hüzüne boyama mektuplarımı
                           Kırlar yeşerince dönerim sevdam
                           Kimseye gösterme göz yaşlarını
                          Teskereyi alınca dönerim sevdam
    
                          Adın dilimde ilk ve son duadır
                          Vatan borcu çok kutsaldır
                          Teskereyi alınca dönerim sevdam
    
                         Bakıp ta ağlama sisli yollara
                         Açtırıp inanma garip fallara 
                         Allah sabır ihsan etsin seven kullara
                         Teskereyi alınca dönerim sevdam
    
                         Vatan borcu namus borcu
                         Gidipte biz erlere yakışmaz
                         Gururla veririz biz bu borcu
                          Askerlik bitince dönerim sevdam 
                                 26/05/2009
  • kadir ardıç



            

24 Ekim 2013 Perşembe

BOZULDUK

BOZULDUK

Yoğurt olmuyor sütler
Maya tutmaz, bozulduk.
Mangal yürek yiğitler
Nara atmaz, bozulduk.

Halimize bak hele
Hırsız kaçar yakala
Aslanların çakala
Gücü yetmez, bozulduk.

Nedendir bu halsizlik?
Bülbüle zor gülsüzlük
Her tarafta yolsuzluk
Say say bitmez, bozulduk.

Gelin kardeş oturak
Hangi yola baş vurak?
Tarlalar olmuş çorak
Saban batmaz, bozulduk.

Zengin ezer fakiri
Beli bükük Bekir’i
Vicdanda olan kiri
Su arıtmaz, bozulduk.
           Figani (Hayrettin ÖNDER)

15 Eylül 2013 Pazar

Soyuluyoruz Degil Mi

           
  • Soyuluyoruz Degil Mi

  • 
    
    Süt bozuk maya tutmaz Emekler gider zaya Eller atlı bize yaya Büyüyoruz değil mi? Boş yere temel atıp Kendimizi aldatıp Yan gelipte yan yatıp Uyuyoruz değil mi? Garibanım ağlama Ceket delik vur yama Gördüğümüz imama Uyuyoruz değil mi? Bel bağlama cahile Bağlasan da nafile Kardeş kardeşe bile Kıyıyoruz değil mi? İnsan insanın kurdu Olmasa ne olur du? Düşman gibi bu yurdu Soyuyoruz değil mi? Hiçe sayıp rehberi Gidemeyiz ileri Söz verip sözden geri Cayıyoruz değil mi?
  • SOYUYORUZ DEĞİL Mİ
  • Yinede bizi FAcebook Fan sayfamızdan da bizitakip edebilirsiniz

    Figani (Hayrettin ÖNDER)Göksun

Göksun 'un uydudan görünümü
Göksun dört yol kavşagı

      HADİ GARİ

Yalım vuruyor bacadan 
Uyan artık hadi gari
Sabah geç olur geceden 
Uyan artık hadi gari.

Camiye çan asmadan 
Ezan mezan susmadan 
Sürüyü kurt basmadan 
Uyan artık hadi gari.

Surda bayrak inmden 
Düşman sırta binmden 
Tez davran, didinmeden
Uyan artık hadi gayri.

Sözüm değil kehanet 
Gayet açık gayet net
Her tarafta ihanet 
Uyan artık hadi gayri.

Kalk bak neler oluyor
Memleket soyuluyor
Altımız oyuluyor
Uyan artık hadi gayri.

Bağır figani bağır 
Bağırda duysun sağır
Yol uzun, yükse ağır
Uyan artık hadi gari.
      Figani (Hayrettin ÖNDER) 

1 Eylül 2013 Pazar

Nazım Hikmet Ran Şiirleri

Nazım Hikmet Ran
OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum, 
doğduğum şehre dönmedim bir daha, 
geriye dönmeyi sevmem. 
Üçyaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim, 
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği, 
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu 
ve on dördümden beri şairlik ederim. 

Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir, 
ben ayrılıkların, 
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını, 
ben hasretlerin. 

Hapislerde de yattım, büyük otellerde de, 
açlık çektim, açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir. 

Otuzumda asılmamı istediler, 
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini, 
verdiler de..
Otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu, 
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya. 

Lenin'i görmedim, nöbet tuttum tabutunun başında 924'te, 
961'de ziyaret ettiğim anıt kabri kitaplarıdır. 

Partimden koparmağa yeltendiler beni, 
sökmedi, 
yıkılan putların altında da ezilmedim.

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün, 
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü. 

Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım, 
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile, 
aldattım kadınlarımı,
konuşmadım arkasından dostlarımın

İçtim ama akşamcı olmadım,
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı, ne mutlu bana.. 

Başkasının hesabına utandım, yalan söyledim, 
yalan söyledim başkasını üzmemek için, 
ama durup dururken de yalan söyledim.. 

Bindim trene, uçağa, otomobile, 
çoğunluk binemiyor. 
Operaya gittim, 
çoğunluk gidemiyor, adını bile duymamış operanın. 
Çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri, 
camiye, kiliseye, tapınağa, havraya, büyücüye 
ama kahve falıma baktırdığım oldu. 

Yazılarım otuz kırk dilde basılır, 
Türkiye'mde Türkçemle yasak. 

Kansere yakalanmadım daha, 
yakalanmam da şart değil. 
Başbakan filan olacağım yok, 
meraklısı da değilim bu işin. 
Bir de harbe girmedim, 
sığınaklara da inmedim gece yarıları, 
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında 
ama sevdalandım altmışıma yakın. 
Sözün kısası yoldaşlar, 
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da, 
insanca yaşadım diyebilirim. 

Ve daha ne kadar yaşarım, 
başımdan neler geçer daha, 
kim bilir?
 
   Nazım Hikmet Ran
 ( 1902  - 1963 ) 

( 11 Eylül 1961 - Doğu Berlin ) 

Nazım Hikmet Ran Şiirleri

SALKIM SÖĞÜT

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat
Atları rüzgâr
Atları
At

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

NAZIM HİKMET


BELKİ BEN

Belki ben
o günden
çok daha evvel,
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım
Belki ben
o günden
çok daha sonra ,
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım
Ve ben
o günden
çok daha sonra:
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara,
bayram akşamlarında keman
çalacağım
Etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
Ve yeni şarkılar söyleyen
yeni insanların
adımları

NAZIM HİKMET


BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

Ben
senden önce ölmek isterim
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek
Toprağa beraber dalacağız
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben
Ben
daha ölümü düşünmüyorum
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden
Kaynıyor kanım
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber
Ama ölüm de korkutmuyor beni
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor

NAZIM HİKMET

DOSTLUK

Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin

Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sırrını bilirsin

Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin

O gider, bu gider, şu gider,
dostluk, sen yanı başımızda kalırsın

NAZIM HİKMET

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!



Toprak bakır
gök bakır
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

NAZIM HİKMET


HENÜZ VAKİT VARKEN GÜLÜM

Henüz vakit varken, gülüm
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli,
incecikten bir yağmurla karışarak
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız
Yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvur
aydınlanmış ışıklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız
Karşıda karanlığa giren kanal
Bir şat geçiyor,
selamlıyalım gülüm,
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın

NAZIM HİKMET

KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru

NAZIM HİKMET RAN

AŞK MÖNÜSÜ 

 
Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin 
sen ülkemin yaz geceleri gibisin 
saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında, 
beni unutma. 
Ah! Saklı gülüm 
sen hem zor hem güzelsin. 
Şiirlerimin ılıklığında açılmalısın 
sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi 
sen memleketim kadar güzelsin, 
ve güzel kal...

Nazım Hikmet Ran

YOL TÜRKÜSÜ

Alnımızda yanar gençliğin tacı, 
Yorgunluğun anasını satarız, 
Elimizde neşemizin kırbacı, 
Ufukları önümüze katarız. 

Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz, 
Tükenmez yolları tüketiriz biz, 
Ne saray, ne hamam, ne han isteriz, 
Nerde gün batarsa orda yatarız.. 

Sabah burdaysak, akşam ordayız, 
Günlerin peşinde bir hovardayız, 
Bazı mısra gibi dudaklardayız, 
Bazı 'kimsin' diye soran bulunmaz. 

Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek, 
Bazı altımızda kuştüyü döşek, 
Bazı örtünecek yorgan bulunmaz! 

   Nazım Hikmet Ran

15 Temmuz 2013 Pazartesi

YUH OLSUN MU

    
 Göksun ve Göksun Meslek Yüksek okulu 
https://www.facebook.com/canimsin.sipse
 YUH OLSUN MU

Beyefendi etiketi 
Sömürür durur milleti
Düşman gibi memleketi
Soyana da yuh olsun mu?

Atın derine çürüsün 
Namı orada yürüsün 
Teneşirde ölüsün 
Yuyana da yuh olsun mu?

Fitne fesat ekti köye 
Köle hakkı yiye yiye
Yetim hakkı yiye yiye 
Doyana da yuh olsun  mu?

Biz böyle gördük çoğunu
Aldılar varı yoğunu
Komşusunun tavuğunu
Sayana da yuh olsun mu?
  
Ben söylerim yana yana 
Tab sözüm anlayana 
Seçim günü öbür yana
Kayana da yuh olsun mu?

Kimler yiye kim sürene
Suçluysa suçsuz görüne
Çakalı kurdu yerine
Koyana da yuh olsun mu?

Haram ile dolar cebi
Sanki yok mu yerin dibi
Doğru sözü yanlış gibi
Duyana da yuh olsun mu?

Şeref gurur hepsi para
İnsanlığa açar yara
Suçsuz yere insanlara 
Kıyana da yuh olsun mu ?

Bu dünyadan çektim elimi 
Zaten bozulmuş temeli 
Çok bile adı deli
Diyene de yuh olsun mu?

En güzel şey alın teri
Dökerek yapmak eseri
Yiğidin bastığı yeri
Oyana da yuh olsun mu?

Gece uzun olmaz sabah
Neymiş sevap neymiş günah 
Aşifteye on kez nikah 
Kıyana da yuh olsun mu?

Dostum isen gel buraya 
Kimse girmesin oraya
Verdiği sözden geriye
Cayana da yuh olsun mu?

Sakın güvenme tahtına 
Alır götürür fırtına
Yalan göleğin sırtına
Giyene de yuh olsun mu?

Bir gün bite paran pulun
Hak değilse kazanç yolun
Hakkını yetim yoksulun
Yiyene de yuh olsun mu?
   
Figani der işle kesat
Savururum işler kesat
Tüm dünyaya fitne kesat
Yayana da yuh olsun mu?
         Figani (Hayrettin ÖNDER)